Bugün ülkemiz ve dinimiz esaret altındadır.!

‘Bugün ülkemiz ve dinimiz esaret altındadır.!’

Kur’an-ı Kerim tefsir derslerine devam etmiş, yıllarca tarih vakfında tarih hocalarından feyiz almış, Adli Tıp bilimleri ve suç konusunda çok sayıda ilmi yayını olan bir bilim insanı ve devletin eski bir üst düzey bürokratı olarak, inancımız ve ülkemiz üzerinde oynanan tehlikeli oyunlar ile son derece kritik olan bu tarihi süreci görmüyor olmam mümkün değildir.

Son yılların moda sloganları olan“Medeniyetler Arası Diyalog” ve “Dinler Arası Diyalog” politikacılar, batı yandaşı din istismarcıları ve bölücü gruplar tarafından sıkça telâffuz edilmektedir.

“Bir insanın kalbine ancak onun kendi imanı ile girebilirsiniz”, dinler arası diyalog projesinin ana fikri budur. Burada asıl niyet halkın son derece hassas olduğu dini inancını kullanarak ve dönüştürerek ülkeyi kontrol altına almaktır.

Ülkemizde nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan ve dinini yeterince öğrenememiş ancak inançta samimi olan dindarlar, ne yazık ki yıllar içinde kolayca ikna edilerek İslâm Dini ile alakası olmayan hurafelerden oluşan kurgulanmış yeni bir dini akımının içine doğru hızla sürüklenmişlerdir.

Şunu asla unutmamak gerekir;

Din, insanlık tarihine hâkim olan ve toplumları ayakta tutan en büyük kuvvettir, dinini kaybeden bu gücünü de kaybeder. Batılı bu nedenle dinimizi bitirmeyi kafaya koymuş ve yıllar önce de kontrol altına alıp tahrip etmeyi plânlamıştır.

Batılı Hıristiyan kulüplerinin bu amaçla yıllar önce ülkemize göndermiş olduğu yüzlerce Hıristiyan misyonerin Kur’an-ı Kerim’den koparılmış ve Hıristiyanlaştırılmış bir din oluşturma ve bu malzemeden de ülkeyi kendi adlarına yönetecek bir siyaset üretme çabası, sonunda neticesini vermiştir.

Ülkemizde İslâm Dini, kasıtlı olarak televizyonlardaki tartışma programlarında “ aklı olup dini olmayanlar ile dini olup aklı olmayanlar” arasında tartışma konusu haline getirilmiş ve bu şekilde samimi dindarın kafasındaki doğrular karıştırılarak dinimiz rayından çıkarılmıştır.

Bu olayı geri dönüştürmek artık çok zordur, zira en zor şey ikna edilmiş insanları tekrar ikna etmektir.

Dinimizi ve ülkemizi bu duruma getirenler büyük bir günahın içindedirler ve tarihi bir suç işlemişlerdir.

Burada suçlu ve günahkâr olan sadece din düşmanı ve istismarcı zalimler değildir, meydanı boş bırakıp duruma seyirci kalan korkak âlimlerinde bu suç ve günahta payı büyüktür.

Gerçek ve samimi Müslümanların şunu asla unutmaması gerekir;

İslâm Dini son dindir ve başka bir dini asla kabul etmez. Gerçek Müslüman da bu yüzden başka bir dinin varlığını kabul edemez, aksi halde dinden çıkmış olur. Bu nedenle bazı politikacılar ve İslâm düşmanlarının söylediği gibi “Dinler Arası Diyalog” diye bir şey de olamaz, bu slogan “Kelime i Tevhid”i inkâr etmek demektir ve dinden çıkma sebebidir.

Gelelim Gerçek İslâm Anlayışına:

Samimi dindar kardeşlerim;

İslâm anlayışında mülk sahibi yüce Allah, yarattığı insanoğluna iki şey bahşetmiştir;

Bunlardan ilki “Akıl”, ikincisi ise “Vahiy”dir.!

Aklı kavramak için önce zekâ nedir onu bilmek gerekir.!

Zekâ; Bir olayı önce anlama, sonra ilişkileri kavrama, daha sonra da yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir; Zekâ insanda zamanla gelişir, yirmi yaşına kadar artar ve daha sonra sabit kalır.

Akıl denilen şey ise zekâ arttıkça ortaya çıkan ve zaman içinde gelişen, zekânın yol bulabilme kabiliyetidir.

Bilgi, akıl sayesinde tespit edilen tecrübe ve kazanımların beyin denilen hafızadaki birikmiş şeklidir.

Başarı bu biriken bilgiyi yerinde kullanarak alınan neticedir.

Akıl, insanı insan yapan en önemli vasıftır. İyi insan ise aklını, birikimini azim ve başarı ile Allah’ın Kelamı’na uygun kullanan insandır.

Vahiy, yüce Allah’ın insanoğluna bahşetmiş olduğu aklın kullanması gereken en doğru ve güzel yolu anlatan Allah Kelâmı’dır. Bu sözlerin toplanmış olduğu alternatifsiz tek kaynak ise Kur’an-ı Kerim’dir.

Hazreti Peygamber Efendimiz, Yüce Allah’ın insanlığa bahşettiği bu iki şeyi en üst seviyede kullanabilen, en akıllı, en bilgili, en başarılı, yegâne örnek alınması gereken en samimi dindardır.

Bizler de günlük yaşamımızda Peygamber efendimizin yolunda, samimi bir dindar olmak istiyorsak yürümemiz gereken tek yol Allah yoludur. Allah yolu ise Kur’an-ı Kerim’i iyi ve doğru kaynaktan öğrenmekten geçer. Müslüman olabilmek için kelime-i tevhid yeterlidir; Ancak iyi bir Müslüman olabilmenin yolu, lisanı Arapça olan Kur’an-ı Kerim’i iyi anlayıp öğrenmektir.

Kur’an-ı Kerim, ana lisanı Arapça olan bir Arap vatandaşının bile direkt olarak yorumlayabileceği bir kitap değildir; hele her önüne gelen alaylı hoca efendinin farklı yorumlarla kendi cemaatini oluşturmak ve ruhban sınıfı yaratmak için kullanacağı bir kitap hiç değildir.

Kur’an-ı Kerim, İslâm ilmi yapmış akademisyenlerin ilmi veriler arttıkça tekrar tekrar ilmi tefsirine gerek duyulan son derece iyi anlaşılması ve kusursuz anlatılması gereken bir kutsal kitaptır. Kur’an-ı Kerim, tefsir yapılırken ne bir eksik anlatımın, ne de bir ilavenin yapılmaması konusunda içinde uyarılar bulunan bir Allah Kelâmıdır.

Her ülkede İlahiyat fakülteleri ve bu fakültelere bağlı tefsir bölümleri bu amaçla kurulmuştur ve yalnızca bu tefsir bölümleri tarafından yapılmış çeviriler rehberimiz olmalıdır.

İlim adamının görevi olanlarla, olması gerekenler arasında köprü olmaktır. Burada da İslâm Âlimi olan Fakülte hocalarımızın yapılan yanlışlara karşı, halkı Allah’ın doğrularına götüren köprü olmak gibi ulvi bir görevleri vardır. İlim adamlarının bu görevi din istismarı yapanlara rağmen korkusuzca ve ısrarla sürdürmeleri de Allah katında kutsal bir görevdir.

Bugün ülkemizde ilahiyat fakültelerine rağmen, kendi ruhban sınıfını oluşturarak hurafeye dayalı yeni yeni dinler icat eden ve icat ettikleri dini masum halkı istismar ederek çıkar amaçlı ve Hıristiyan dünyasına hizmet amaçlı kullanan çok sayıda yapılanma vardır. Ne yazık ki siyasi partiler ve onların kontrolünde olan devlet makamları bu din istismarcıları ile işbirliği konusunda başı çekmektedirler. Bu durum ileride siyaset, bürokrasi ve destek verenlerin başına bela olacaktır.

Dinimizde kaynak tektir ve yüce Allah dini direkt olarak kendi kelâmı olan Kur’an-ı Kerim’den öğrenmemizi istemiştir. Hazreti Peygamber efendimiz, yüce Allah ile aramızda insan olan son elçidir ve yüce Allah ile aramıza bundan böyle başka bir elçi sokmak ise Allah’a şirk koşmaktır. Bizim dinimizde aracı bir ruhban sınıfı cemaat, tarikat gibi istismarcılar yoktur. Bu nedenle doğru bilgi direkt olarak bu işin ehli olan ilahiyat fakülteleri kaynaklarından alınmalıdır.

Camilerin asli görevide namaz kılınan ve bu doğru bilgilerin günlük yaşama uygun hale getirilerek halka günde beş kez aktarıldığı yerler olmalıdır.

İlahiyatçı Bilim Adamları tarafından Türkçe ve diğer dillere çevrilmiş olan Kur’an-ı Kerim tüm camilerde kitap, CD ve DVD formlarında ücretsiz olarak her isteyene verilmelidir.

Radyo ve televizyon gibi iletişim araçlarında dini bilgiyi akademisyen hocaların dışında kimse vermemelidir.

İlahiyat Fakültelerinin eğitim ve öğrenimindeki önemli bir eksiği de buradan ifade etmek isterim; İlahiyat fakültelerine zorunlu olarak Fizik, Kimya, Biyoloji, Psikoloji ve Sosyoloji lisans dersleri konulmalıdır. Ayrıca tefsir anabilim dallarında bu bilim alanlarında master ve doktora yüksek lisans eğitimi yapılmalıdır. Böylelikle Allah Kelâmının anlaşılması daha büyük bir ilmi boyut kazanacaktır.

Ünlü bilim insanı Albert Einstein’in “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır” sözü bunun en güzel ifadesidir.

Sözlerimi Mustafa Kemal Atatürk’ün din üzerine ettiği veciz sözlerle bitirmek istiyorum;

‘Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarına uygundur, biliniz ki o dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa,

milletin çıkarına, İslam’ın çıkarına uygunsa, kimseye sormayın,

o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı, en mükemmel din olmazdı,

en son din olmazdı…’

Vatan, Bayrak, Ezan ve Kur’an bütünlüğünü koruyarak, Cumhuriyetin kazanımları ile adalet ve adil düzene birlikte sahip çıkan bir siyasi anlayışı yeniden tesis etmek düşüncesi ile hepinize saygılar sunuyorum.

Dr. Vecdet Öz