Amacımız "Büyük Türkiye"      Hedefimiz "Eğitimli ve zengin millet için güçlü devlet, herkes için eşit adalet ve halkça paylaşım"


Misyon, bir siyasi partinin gerçekleşen düşüncelerini ifade eder, “Geçmiş geleceğin simgesidir” sözü bu nedenle Adalet Partisi için çok anlamlı bir sözdür. Bu durumu daha iyi anlamak için AP tarihinden kısa bir pasaja göz atmakta yarar vardır; 27 Mayıs Darbesi'ni yapan Türk Silahlı Kuvvetleri; Demokrat Parti'nin birçok yönetici ve milletvekilini Yassıada'da toplamış, partiyi kapatmış, 16 Eylül 1961'de Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu'yu ve 17 Eylül 1962'de ise Adnan Menderes'i idam ettirmişti. Adalet Partisi, kapatılan Demokrat Parti'nin (DP) ardılı olarak, böyle bir ortamda siyaset sahnesine çıkmıştır. Tahsin Demiray, Ethem Menemencioğlu, Mehmet Yorgancıoğlu, Muhtar Yazır, Necmi Ökten, Cevdet Perin, Emin Açar ve Kamuran Evliyaoğlu gibi Demokrat Parti'nin bazı eski üyeleri ile 27 Mayısçılarla görüş ayrılığına düşen emekli orgeneral Ragıp Gümüşpala ve Şinasi Osma, Halit Ağca ve Dr. İhsan Önal gibi çeşitli kişiler, 11 Şubat 1961'de bir dilekçe vererek Adalet Partisi'ni kurdular. Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından siyasi partilerin "Demokrat" adını kullanması yasaklandığından, partiye Adalet Partisi adı verildi.

Vizyon, geçmişten geleceğe kurulan bir tecrübe köprüsüdür. Adalet Partisi, aynı zamanda geçmişteki tecrübeleri ile geleceğe yön verebilecek güçlü bir vizyon partisidir. Bir siyasi partinin ortaya yeni bir vizyon ve arzu edilen ideal bir gelecek koyabilmesi hiç de kolay bir çalışma değildir. Bu çalışmaların yapılabilmesi için öncelikle akademik alt yapıya dayalı üstün bilgi, bürokratik tecrübe, serbest piyasa deneyimi, kırsal tecrübe ve geçmişten gelen siyasi birikime sahip yetişmiş insan gücü gereklidir. Adalet Partisi, bu yetişmiş insan gücünden oluşan kadroların kurduğu bir partidir. Vizyonumuz, uluslararası yaşam standartlarına göre hazırlanmış, yenilikçi ve gelecek nesli kucaklayan projeler içermektedir. Amacımız yaşamın her alanında huzur içinde yaşayan insanların olduğu müreffeh, modern bir ülke inşa etmek ve “Muassır Medeniyetler Seviyesinin Üstüne Çıkmaktır”.


  • NEDEN ADALET PARTİSİ?

    Adalet Partisi 58 yıllık bir siyasi birikimin köklü çınarıdır. Günümüzde bilgi ve tecrübe en önemli hazinedir. Bu birikimin adresi Adalet Partisidir.

    Devlet yönetimi; akıl, tecrübe, bilgi birikimi ve cesaret isteyen bir iştir.
    ADALET’in yok edilip, mum ışığında aranır hale getirildiği; Hırsızlığa ve yolsuzluğa ÖDÜLLERİN verildiği; Özgür basına her türlü SANSÜRÜN ve BASKININ uygulandığı; ÖZGÜRLÜKLERİN ayaklar altına alındığı; HUKUKUN çiğnendiği bir dönemde; REFAH içinde yaşamayı özleyen Türk Milleti için;
    Tek çözüm “ADALET PARTİSİ”dir.

    Cumhuriyet Tarihi boyunca büyük güçlüklerle karşılaştık, çok üzüntülü dönemler yaşadık, toplumsal ağır yükler altında ezildik ancak her seferinde inancımızla ve milli şuurumuzla tüm zorlukların içinden çıkmayı başardık.
    Binlerce şehit verdik ancak milli onurumuzdan asla taviz vermedik.
    Son 17 yıldır izlenen güdümlü iç ve dış politikalar yüzünden ekonomimiz ve iç huzurumuz yok olma noktasına gelmiştir, milli onurumuz büyük yara almıştır.

    Yıllardır başta istikrar bozulur tehdidi olmak üzere çeşitli korku ve baskılar altında tek adam ve tek parti yönetimine mahkûm edilmenin çaresizliği içerisinde bırakıldık.

    Son Cumhurbaşkanlığı seçimi sonucunda mahkûmu olduğumuz tek adam siyasetinde ülkemiz 2015 yılında peş peşe iki kez sandığa gitmek zorunda bırakılmış, son derece kritik ve tarihi yeni bir siyasi sürece girilmiştir. Milli birlik ve beraberliğimizin, ülkemizin refah ve huzurunun yeniden tesisi için son fırsat olan bu yeni siyasi süreci çok iyi değerlendirmek zorundayız.

    Geçmişte yapılan hataları tekrarlamayan, kul hakkı yemeyen, milli ve manevi meselelere hassasiyet gösteren, milli kalkınmaya önem veren, milli geliri kendi rantlarına dönüştürmek yerine halka bölüştüren, yaşamın her alanında ideolojik düşünceyi değil adaleti esas alan bir kitle partisine her zamankinden daha çok ihtiyaç doğmuştur.

    Bir grup siyasetçi, bürokrat, akademisyen, iş adamı, gazeteci, sporcu ve sanatçı bir araya gelerek Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu gerçek demokrasiyi ve adaleti yeniden tesis ederek Türkiye’yi Büyük Önder Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak, kısaca Büyük Türkiye için Adalet Partisi’ni yeniden faaliyete geçirmiş bulunuyoruz.

    Adalet Partisi’ne vereceğin güçlü destek Türk demokrasi tarihinin ve Cumhuriyet idaremizin dönüm noktalarından biri olarak milli tarihimizde yerini alacaktır.

    ADALET PARTİSİ
    MERKEZ SAĞDA LİBERAL BİR PARTİDİR. ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ, DEMOKRATİK, LAİK, ÇAĞDAŞ ve
    SOSYAL HUKUK DEVLETİNDEN YANADIR. BİLGİ ÇAĞINDA MEDYANIN VE KİTLE İLETİŞİM ORGANLARININ BAĞIMSIZLIĞINA İNANMAKTADIR.

    Şu anda 56 ilde teşkilatını kurmuş olan Adalet Partisi, yıl sonuna kadar bu sayıyı 81 ile çıkacaktır. Toplam üye sayımız 27 bine ulaşmıştır. 

    Adalet Partisinin aday belirleme işlemi il ve ilçelerdeki parti üyelerinin oylamasıyla demokratik koşullarda yapılır. 

    Sayın Süleyman Demirel yaşasaydı her zaman üzerinde durduğu şu sözü söylerdi:
    “İslam milletin dinidir, devletin dini adalettir. Adaletsiz devlet dinsiz millet gibidir iflah olmaz. Devlet ülkeyi vatandaşlık ilkesi üzerinden, kişisel hak ve özgürlüklerini gözeterek idare eder. Vatandaşı inancıyla, etnik kökeniyle yargılamaz.”

    Partimizin politikaları üç ana başlık altında planlanmıştır. 
    1. Uluslararası politikalar
    2. Ulusal politikalar
    3. Yerel politikalar
    Bursa dahil tüm illerde üçüncü başlık altında mütalaa edilir ve yerel politikalarla idare edilecektir. Bu amaçla tüm illerin faaliyet envanterleri hazırlanmıştır. İl ve ilçelerin kalkınma kimlik tanımı yapılmıştır ve tüm yatırımlar bu minvalde yapılacaktır. Örneğin Bursa’nın kalkınma kimlik tanımında büyük-orta- küçük ölçekli sanayi, dış ticaret, termal, kış ve kültür turizmi, tarım, gıda ve hayvancılık ön plana çıkmaktadır. Tüm bu alanlara yatırım, işletme ve büyüme teşvikleri verilecektir.

  • Misyon, bir siyasi partinin gerçekleşen düşüncelerini ifade eder, “Geçmiş geleceğin simgesidir” sözü bu nedenle Adalet Partisi için çok anlamlı bir sözdür. Bu durumu daha iyi anlamak için AP tarihinden kısa bir pasaja göz atmakta yarar vardır;

    27 Mayıs Darbesi'ni yapan Türk Silahlı Kuvvetleri; Demokrat Parti'nin birçok yönetici ve milletvekilini Yassıada'da toplamış, partiyi kapatmış, 16 Eylül 1961'de Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu'yu ve 17 Eylül 1962'de ise Adnan Menderes'i idam ettirmişti. Adalet Partisi, kapatılan Demokrat Parti'nin (DP) ardılı olarak, böyle bir ortamda siyaset sahnesine çıkmıştır.

    Tahsin Demiray, Ethem Menemencioğlu, Mehmet Yorgancıoğlu, Muhtar Yazır, Necmi Ökten, Cevdet Perin, Emin Açar ve Kamuran Evliyaoğlu gibi Demokrat Parti'nin bazı eski üyeleri ile 27 Mayısçılarla görüş ayrılığına düşen emekli orgeneral Ragıp Gümüşpala ve Şinasi Osma, Halit Ağca ve Dr. İhsan Önal gibi çeşitli kişiler, 11 Şubat 1961'de bir dilekçe vererek Adalet Partisi'ni kurdular. Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından siyasi partilerin "Demokrat" adını kullanması yasaklandığından, partiye Adalet Partisi adı verildi.

    AP, kurulduğu yıl içerisinde 61 ilde teşkilatını tamamlayıp 15 Ekim 1961 seçimlerine katıldı ve %34,8 oy toplayarak 450 üyeli TBMM'de 158 milletvekilliği, 150 üyeli Cumhuriyet Senatosu'nda ise 70 senatörlük aldı. Seçim sonuçları neticesinde, birinci parti olarak çıkan Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanı İsmet İnönü liderliğinde Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükümeti olan CHP-AP koalisyonu kuruldu. 24 Mart 1963'te Celâl Bayar Kayseri Hapishane'sinden sağlık nedenleri ile tahliye edilmesi ve Ankara sokaklarında AP'liler tarafından karşılanması çeşitli gençlik örgütleri ve subaylardan oluşan bir grubun Celâl Bayar'ın evini, Adalet Partisi genel merkezini, Son Havadis ve Yeni İstanbul gazetelerinin Ankara bürolarını tahrip etmesiyle sonuçlandı.

    AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala'nın 6 Haziran 1964'teki vefatının ardından geçici genel başkan Saadettin Bilgiç, 27-29 Kasım 1964 tarihlerinde düzenlenen büyük kongrede görevini Süleyman Demirel'e devretti. Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi 1965'te İsmet İnönü başbakanlığındaki Cumhuriyet Halk Partisi hükümetini düşürdü. Henüz milletvekili olmayan Demirel 1965 seçimlerinde Adalet Partisi'ni birinci parti yaptı ve meclise oyların %52,9'u olan 4.921.236 oyla 240 milletvekili seçtirdi. Senatoya ise Adalet Partisi'nden 97 senatör seçildi. Bu sonuçlarla I. Demirel hükümeti kuruldu.

    İdam edilmiş bir Başbakanın koltuğunda oturma cesareti gösteren Sülayman Demirel, koltuğunun arkasında her an hissettiği darağacına rağmen zor koşullarda bir avuç yetişmiş insan gücüyle azim içinde kısa sürede ülkesi için dev projeler hazırlamaya başladı.

    Ülkenin doğusundan batısına o devrin imkânları ile seyahatler yapıyor, kendinden hizmet bekleyen milletin sorunlarını dinliyor, köylerin ve şehirlerin ihtiyaçlarını tespit ediyordu.

    Ankara’ya gelir gelmez de bu ihtiyaçların gereği olan çalışmaları devreye sokuyor ve ülkeye çağ atlatacak büyük projeler tasarlıyordu.

    Başbakan Süleyman Demirel’in önderliğinde kısa sürede düzene giren Türkiye, 1965 yılından sonra Planlı Kalkınma Dönemine geçmiştir. Beşer yıllık kalkınma planları yapılmış ve bunlar başarı ile uygulanmış, böylece devamlı bir kalkınma sağlanmıştır. Bu dönemde yıllık %5 enflasyon ve % 7 kalkınma hızı ile dünyada örnek bir ülke olmuştur.

    10 Ekim 1965 genel seçimleri ile AP % 53 oy ile tek başına iktidara gelince Türkiye DP’nin 1950 yıllarında izlediği ekonomi siyasetine yeniden döndü. 12 Haziran 1966 tarihinde Fırat Nehri üzerinde Keban Barajı’nın temeli atıldı. 5 Ekim 1967 tarihinde Tokat Almus Barajı hizmete girdi. 29 Aralık 1966 tarihinde Ambarlı Santralı hizmete açıldı. 29 Mayıs 1967 tarihinde Kesikkaya Baraj ve Santralı hizmete girdi. 5 Ağustos 1967 tarihinde Altınapa Barajı hizmet vermeye başladı.

    Bu dönemde özel sektöre öncelik tanıyan, ancak kamu sektörünü de yer yer devreye sokan bir büyüme ve yatırımı hedef alındı. “Büyük Türkiye” AP ve onun genel başkanı Demirel’in temel sloganı oldu. AP hükümetinin ilk dört yıllık dönemi ekonomik bakımdan ülkenin hızlı bir kalkınma içinde olduğu bir dönemdir. Bu dönemde pek çok yatırım yanında 20 Şubat 1970 yılında İstanbul Boğaz köprüsünün temeli atıldı. En önemlisi de 14 Mayıs 1969 tarihinde DP’nin iktidara geldiği gün DP’lilerin hakları geri verildi.

    Yine bu dönemde AP, 12 Mart 1971 muhtırası ile hükümetten uzaklaştırılmış ve istikrarsız partiler üstü hükümet denemelerine sahne olmuş ve 1974–75 yılı CHP-MSP koalisyonu ve 1978 hileli CHP (Ecevit) hükümeti kurulmuş ise de plan ve program olarak AP programı uygulanmıştır. Süleyman Demirel’in başlatmış olduğu “Planlı Kalkınma Modeli” döneme damgasını vurmuştur. “Devlette devamlılığın esas olması” da bu modelin devamını sağlamıştır. Ecevit’in devamlı olarak vurguladığı “Köykent Projelerinin” bu kalkınma dönemine sağladığı bir artısı olmadığı gibi yatırımlara sekte vurmanın ötesinde bir faydası da olmamıştır. Diğer koalisyon partilerinin beylik sloganlar dışında ne projeleri ne de planları yoktu. 1971 yılında I. Boğaz Köprüsünün temeli atıldığı zaman Ecevit’in “Boğaz köprüsü lükstür. Buradan zenginler geçecektir” diyerek “Zap suyuna köprü yapalım” kampanyası başlatması gibi komik icraatlarının ne derece ülke kalkınmasına fayda sağladığı ve sağlayacağı düşünülmelidir.

    1965 yılında Türkiye’nin 3 barajı vardı. 1980 yılına gelince 150 büyük baraj ve 200 küçük baraj (Gölet) yapılmıştır. Bunlar hem sulama, hem de elektrik üretimi sağlamışlardır. 1965 yılında Türkiye’nin 508 köyünde elektrik varken bu sayı 1980 yılında 18.345’e çıkarak köylerin % 80’ine ulaşmıştır.

    Sadece Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı planlanan GAP PROJESİ dünyanın önemli projelerinden birisi olma özelliğini hala daha korumaktadır. Bu proje Cumhuriyet döneminin ihmal edilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu kalkınmasında ilk ciddi projedir. Gaziantep, Adıyaman, Elazığ, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerinin tamamını kapsamaktadır. 22 baraj, 19 hidroelektrik santral yapımı ile sulama ve enerji ihtiyacı yanında ulaşım, havaalanı, tarım, eğitim, sağlık ve inşaat sektörünün motorunu teşkil etmektedir. İlk olarak 18 Ekim 1976 yılında Keban barajı ile yapımına başlanmıştır. 3 Nisan 1977 yılında ise Urfa Harran Ovasına su götürecek Urfa Tünelleri’nin temeli atılmıştır. Burada 1.693.027 hektar arazi sulanacak ve 27 milyar 345 milyon kilovat/saat elektrik üretilecektir.

    Bu gün “Atatürk Barajı” adı verilen “Karababa Barajının” inşaatına 24 Şubat 1980 tarihinde başlama talimatı verilmiş ve 4 milyar liralık kredi bulunarak 23 Temmuz 1980 tarihli Resmi Gazete ile ilan edilmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra ihtilalcilerin “Biz borç ödeyemeyiz” demesi ile rafa kaldırılmıştı. 3 Kasım 1983’de aynı kararlara dayanılarak yeniden inşasına başlanmış ama aradan geçen 22 yıldır yapımı devam etmektedir.

    Bir ülkenin kalkınmasında altyapı asla inkâr edilemez. Altyapısı olmayan bir ülke önce bu altyapıyı oluşturması gerekir ki buna dayanarak kalkınma trendine geçsin. Altyapı yoldur, barajdır, elektriktir, üniversitedir. Almanya’nın, Japonya’nın, Fransa’nın altyapısı vardı. Bunun için 1945 yılında savaşla yerle bir olsa da kısa zamanda kalkındı. Çünkü yolu vardı, üniversitesi vardı ve mühendisi vardı. Bir insan en az 40 senede yetişir. Yol olmadan hiçbir şey yapılamaz, ticaret olmaz, madenler işlenmez, dolaşım olmaz, üretim olmaz. 1965 yılına kadar Türkiye’de yol yoktu, okul yoktu ve üniversite yoktu. Sadece 3 üniversite ve 3 tane barajı vardı. Enerjisi yoktu ve yetişmiş mühendisi yoktu. Önce bunların oluşması gerekiyordu.

    1950 yılında her şeyi dışarıdan alan Türkiye 1980 yılına gelince 600 kalem mal üretip dışarıya ihraç edecek seviyeye çıkmıştır. Buna göre de ihracatta ilerleme kaydetmiştir. 1965 yılında I. Plan döneminde 2 milyar dolar ihracat öngörülmüştü. Bu rakam 1980 yılına gelince 20 milyar dolara çıkmıştır.

    1950 yılında 400 bin ton çimento üreten Türkiye 1980 yılına gelince 20 milyon ton çimento üretmeye başlamıştır. 1950 yılında 100 bin ton olan demir üretimi 1980 yılına gelindiğinde 3 milyon 100 bin tona çıkmıştır. Bunun sebebi yapılmış olan yeni 50 çimento fabrikasıdır.

    Eğer 12 Eylül 1980 ihtilali yapılarak yatırımlar durdurulmamış olmasaydı GAP, DAP (Doğu Anadolu Sulama Projesi) Büyük Konya Ovası Sulama Projesi, Iğdır, Çarşamba, Bursa, Manisa, Antalya, Aksaray, Aras Ovası, Menderes Havzası ve Ceyhan Ovası Sulama Projeleri hayata geçecekti.

    1923 yılında Türkiye’de bir Üniversite mevcut. 1950 de 3 üniversite varken 1980 yılına gelince bu sayı 57 ye çıkıyor. Daha bunlar gibi yapılan yatırımlar ile büyük bir imar ve inşa hareketine başlanmış ve bitirilmiştir. Türkiye’nin her yeri yol ağları ile örülmüştür. Türkiye’de gidilemeyen yer kalmamıştır. Bu döneme Türkiye’nin kalkınma dönemi denebilir. 1980 sonrası elle tutulur bir yatırım hamlesi yapılamamış yapılanların gelirleri bölüşülmüştür.

    Dini Hizmetler olarak bu dönemde diyanete bütçeden büyük paylar ayrılmış ve yüzlerce Kur’an kursu açılmasına müsaade edilmiştir. Yine binlerce Cami yapılmış ve yapılan her camiye kadro tahsis edilerek 60.000 camiye kadro verilmiştir. Bu dönem içinde cami sayısı okul sayısını aşmıştır. İmam-Hatipler kadrolarına kavuşturulmuştur. İmam-Hatip Liselerinin sayısı 450’ye çıkarılmıştır. 10 adet “İslam Enstitüsü” açılmış İmam-Hatip Lisesi öğrenci mezunlarına ihtisas yapma ve yüksekokul mezunu olma imkânı sağlanmıştır. 12 Eylül sonrasında bunların ikisi Yozgat İslam Enstitüsü ve Erzurum İslami İlimler Akademisi kapatılmıştır.

    AP’nin dine yaptığı hizmetlerin en büyüğü 1979 Ramazan ayında Ayasofya’nın “Hünkâr Mahfili”ni ibadete açarak minarelerinden Ezan okutması ve “Hırka-i Şerif”te 24 saat Kur’an okutma geleneğini yeniden başlatmış olmasıdır. 12 Eylül ihtilali ilk olarak bunu kapatmıştır.

    DP lideri Menderes “Bu millet Müslüman’dır, Müslüman kalacak” diyordu. Süleyman Demirel ise “Herkes göğsünü gere gere, ‘Ben Müslümanım!’ diyecektir” diyerek Laiklik politikasını bu sloganlar üzerine bina etmiştir. Bunda da başarılı olmuşlardır.

    Sosyal güvenlik bakımından “Bağ Kur” müessesesi ile esnafların emekli olmaları sağlanmıştır. Yine kimsesiz dul ve garipleri korumak amaçlı olarak “65 Yaş Maaşı” bağlanmıştır. Bu hizmetlerle milyonlarca insana devletin şefkat eli uzatılarak sosyal devlet anlayışı yaşatılmıştır.

    Dış politikada AP İslam Ülkelerine dostane münasebetleri geliştirmeye yönelik bir politika izlemiştir. 1969 Arap-İsrail savaşında Müslüman Arapları açıktan destekleyerek Müslüman devletlerin sempatisini kazanmış, 22–25 Eylül 1969 tarihinde ilk olarak Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanan İslam Devletleri Zirvesinde ülkemizi Dış İşleri Bakanımız İhsan Sabri Çağlayangil temsil etmiştir. Bu da bizi İslam dünyasına yaklaştırmıştır.

    Saymakla bitmeyen bu hizmetler, vatan sevgisi içinde ve iman gücüyle yapılmıştır; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyetin kazanımı olarak tarihteki yerini almış ve Adalet Partisi’nin onuru olmuştur.

    Adalet Partisi bu nedenle bir misyon partisidir ve yıllardır hiçbir partiye nasip olmayan bu isimle anılmıştır.

    Partimiz mirası olan bu misyona sahip çıkarak tecrübelerini geleceğe taşımak üzere daha güçlü ve devlet adamlarından oluşan genç kadrolarıyla bu millete hizmet etmek için yeniden yola çıkmıştır. Misyonumuz Adalet Partisi’nin varlık sebebidir ve “Geçmişte yaptıklarımız gelecekte yapacaklarımızın teminatıdır”.

    Allah bu yola baş koyanları utandırmasın.

  • Vizyon, geçmişten geleceğe kurulan bir tecrübe köprüsüdür. Adalet Partisi, aynı zamanda geçmişteki tecrübeleri ile geleceğe yön verebilecek güçlü bir vizyon partisidir.

    Bir siyasi partinin ortaya yeni bir vizyon ve arzu edilen ideal bir gelecek koyabilmesi hiç de kolay bir çalışma değildir. Bu çalışmaların yapılabilmesi için öncelikle akademik alt yapıya dayalı üstün bilgi, bürokratik tecrübe, serbest piyasa deneyimi, kırsal tecrübe ve geçmişten gelen siyasi birikime sahip yetişmiş insan gücü gereklidir.

    Adalet Partisi, bu yetişmiş insan gücünden oluşan kadroların kurduğu bir partidir.

    Vizyonumuz, uluslararası yaşam standartlarına göre hazırlanmış, yenilikçi ve gelecek nesli kucaklayan projeler içermektedir.

    Amacımız yaşamın her alanında huzur içinde yaşayan insanların olduğu müreffeh, modern bir ülke inşa etmek ve “Muassır Medeniyetler Seviyesinin Üstüne Çıkmaktır”.

  • Devlet yönetimi akıl ve cesaret işidir. Devleti yönetirken dış dayatmalara mecbur kalınmayacak ve ülkenin milli onuru korunacaktır.

    Tecrübeli devlet kadroları oluşturup, öncelikle halkı ve paylaşımda adaleti esas alan ulaşılabilir kalkınma hedefleri konacaktır.

    Milli, manevi ve etnik değerlerde uzlaşı sağlanarak, tüm değerleri bir potada eritip ülkede barış, istikrar ve ortak uzlaşı kültürü oluşturulacaktır.

    Üretilecek politikalar ülkemizi kalkındırmakla kalmayacak, Türkiye’yi bölge ve hatta dünya çapında örnek alınacak bir ülke haline getirecek ve dış dünya bize mecbur kalacaktır.

    Bu şekilde ülkemiz “Yeni Dünya Düzeni” yönetiminde söz sahibi olan güçlü, onurlu ve belirleyici bir ülke haline gelecektir.

  • Devlet sosyal uzlaşmaya dayalı bir kurum olmalıdır. Devletin meşruiyeti için ilk ve temel koşul sosyal uzlaşmadır. Devletin gücünün kaynağı insanlardır. Vatandaşlar, can ve mal varlıklarının korunmasının ötesinde, devlete ne tür görevler devredecekleri konusunda diyalog ve görüşmeler yoluyla uzlaşmaya çalışmalıdırlar. Pratik olarak bunu gerçekleştirmenin yolları pekâlâ mümkündür. İnsanlar iyi bir devlet yönetimi için gerekli ilkeleri katılımcı ve uzlaşmacı yollarla tespit edebilirler.

    Devlet sosyal sözleşmeye dayalı bir kurum olmalıdır. Vatandaşların üzerinde uzlaştıkları ilkelerin resmi ve yazılı bir sözleşmeye dökülmesi gereklidir. Bu, devlet ile vatandaşlar arasında bir resmi kontrat (sözleşme) yapılması demektir. Bu resmi kontrat Anayasa’dır. Anayasa, bireylerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, bununla birlikte devletin güç, yetki, görev ve fonksiyonlarının sınırlarını çizen bir resmi kontrat hüviyetini taşımalıdır. Devletin güç ve yetkilerini sınırlamayan ve bununla birlikte vatandaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına almayan hiç bir anayasa meşru değildir. İdeal devletin bu ikinci boyutunu Anayasal Devlet olarak adlandırıyoruz. Anayasaya sahip olan her devlet Anayasal Devlet olarak kabul edilemez; olsa olsa “Anayasalı Devlet” olarak adlandırılabilir. Vatandaşların evrensel hak ve özgürlüklerini güvence altına almayan ve etkin bir şekilde koruyamayan bir devlet anayasası Sembolik Anayasa olarak kabul edilebilir. Temenniden öteye geçmeyen hükümlerle dolu sembolik bir anayasaya sahip olan bir devlet hiç bir zaman Anayasal Devlet olarak kabul edilemez.

    Devletin sahip olduğu güç ve yetkiler tek bir elde toplanmamalı; yasama, yürütme ve yargı organları arasında dağıtılmalıdır. Kuvvetler Ayrılığı olarak ifade edilen bu ilke, optimal devletin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin anayasada güvence altına alınması ve etkin bir şekilde uygulanması büyük önem taşımaktadır. Özetle, ideal devlet; Kuvvetler Ayrılığına Dayalı Devlet’tir.

    Devletin sahip olduğu güç ve yetkiler merkezde toplanmamalı; bir kısım güç, yetki, görev ve fonksiyonlar yerel yönetimlere ve diğer devlet birimlerine aktarılmalıdır. İdeal devletin bu boyutunu Adem-i Merkeziyetçi Devlet (Desantralize Devlet) olarak adlandırıyoruz. İyi bir devlet için idareler arasında hem hizmet, hem de gelir bölüşümünün anayasal düzeyde yapılması gerekir. Mevcut üniter devlet yapılanmamızda, merkezi idare ile yerel idareler arasındaki hizmet ve gelir bölüşümünün mutlaka anayasada güvence altına alınması gereklidir.

    Devletin sahip olduğu “siyasi” güç ve yetkilerin çerçevesi ve sınırları mutlaka devlet anayasasının bir bölümünü oluşturan “Siyasal Anayasa” içerisinde sınırlandırılmalıdır. Devlet, vatandaşların hak ve özgürlüklerini koruyan bir kurum olmalıdır. Ancak tarihinin her sayfası devleti temsil eden kralların, monarkların, sultanların, imparatorların despotluğu ve zalimliği ile doludur. Bireyleri, devlete karşı korumak için devletin hukuk kuralları (anayasal ve yasal kurallar/ normlar) ile sınırlandırılması gereklidir. İdeal devletin bu boyutu Hukuk Devleti olarak adlandırılabilir. Habeas Corpus ilkesinin anayasada ve yasalarda açık bir şekilde güvence altına alınmasını bu konuda bir örnek olarak vermek mümkündür. Vatandaşın suçu ne olursa olsun, kendisine suçu tebliğ edilmeden gözaltına alınması, tutuklanması ve avukat bulundurma hakkından yoksun bırakılması, demokratik hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz. Özetle, iyi devlet, güç ve yetkileri hukuk kuralları ile etkin bir şekilde sınırlandırılmış devlettir.

    Devletin sahip olduğu “ekonomik” güç, yetki, görev ve fonsiyonlarının çerçevesi ve sınırları mutlaka devlet anayasınının bir bölümünü oluşturan “Ekonomik Anayasa” içerisinde sınırlandırılmalıdır. Devletin ilk ve temel görevi, insanların canlarının ve mallarının güvenliğini sağlamaktır. Şüphesiz bir toplumda bu Minimal Devlet fonksiyonları (iç ve dış güvenlik, adalet ve yargı hizmetleri) dışında diğer bazı hizmetlerin ve görevlerin devlet tarafından üstlenilmesi kaçınılmazdır. Ancak devletin görev ve fonksiyonlarına bir sınır çizilmemesi devletin giderek genişlemesi ve büyümesi sonucunu doğurmaktadır. Artan devlet faaliyetleri, kamu harcamalarını artırmakta, bunun sonucu olarak da vergi ve borç yükü ağırlaşmakta, hükümetler para basma yoluyla harcamaların finansmanına yönelmektedirler. Özetle, sınırsız devlet, ekonomik ve siyasi sorunların daha da artması sonucunu doğurmaktadır. Yine sınırsız devlet anlayışında mali ve parasal disiplin bozulmakta ve ekonomik sorunlar ağırlaşmaktadır. İdeal devlet için mutlaka hükümetlerin harcama, vergileme, borçlanma ve para basma yetkilerinin çerçevesinin anayasal ve yasal normlarla sınırlandırılması önem taşımaktadır. İdeal devletin bu boyutunu Sınırlı Devlet olarak adlandırıyoruz. Çerçeve Devlet olarak da adlandırabileceğimiz bu anlayış ile devletin en uygun görev ve fonksiyonlarının ve optimum büyüklüğünün tesbit edilmesi amaçlanmaktadır.

    Devlet halk egemenliğine dayalı bir kurum olmalıdır. Millet, kendini yönetecek temsilcilerini serbest seçimler yoluyla belirleyebilmeli ve yönetime katılabilmelidir. İdeal devletin bu boyutunu Demokratik Devlet olarak ifade edebiliriz. Demokratik devlet, aynı zamanda vatandaşların temel hak ve özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması demektir.

    Devletin piyasa ekonomisinin işleyişine ve fiyat mekanizmasına müdahaleleri ancak gerektiğinde ve çok sınırlı düzeyde olmalıdır. Piyasa ve fiyat mekanizmasına dayalı bir devlet anlayışı oluşturulmalıdır. Devlet, mal ve hizmetleri direkt sunan değil, piyasa mekanizması aracılığıyla hizmetlerin sunulmasını kolaylaştıran bir konumda olmalıdır. İdeal devletin bu boyutunu, Katalizör Devlet olarak adlandırıyoruz.

    Devlet, özel teşebbüslerin daha iyi ve etkin bir şekilde sunabilecekleri mal ve hizmetleri üretmekten kaçınmalı, bunun yerine piyasa ekonomisinde oyunun kurallarını tespit etmelidir. İdeal devletin bu boyutunu, Hakem Devlet olarak adlandırabiliriz. Devlet, ancak özel teşebbüslerin yetersizliği söz konusu olduğunda ekonomik faaliyetleri üstlenebilmelidir. Bunun dışında, devletin piyasa ekonomisinde “oyununun kurallarını” tanzim etmesi (örneğin, rekabet hukukunu oluşturması) ve oyunun kurallarını ihlal edenleri cezalandırması (anti-tekel ve anti-tröst yasaları vs. önlemler) dışında oyuna direkt olarak müdahale etmemesi gerekir. İyi hakemlik yapan devlet, en iyi devlettir.

    Devlet yönetiminde açıklık/şeffaflık sağlanmalıdır. Vatandaşların devlet yönetimi hakkında bilgi edinme ve bilgiye ulaşabilme haklarının anayasal ve yasal normlarla güvence altına alınması gereklidir. İdeal devletin bu boyutunu Açık Devlet ya da Şeffaf Devlet olarak adlandırıyoruz.

    Devletin varlık sebebi bireylerin haklarının ve özgürlüklerinin korunmasıdır. Kutsal olan devlet değil, insandır ve onun hak ve özgürlükleridir. Özetle, ideal devlet, Özgürlükçü ve Bireyci Devlet anlayışına dayalı olmalıdır.

    Devlet, bireylerin özgür düşünceleri ile oluşturdukları hukuk kuralları ile yönetilmelidir. Ancak fikir, vicdan ve din özgürlüğüne saygı duymalı ve bireylerin toplum içindeki bu faaliyetlerini sürdürecekleri ideal koşulları oluşturmalıdır. Devlet, tüm inançlara karşı tarafsız bir konumda olmalıdır. İdeal devletin bu boyutunu İnançlara Saygılı ve Tarafsız Devlet olarak adlandırıyoruz.

    Devlet, insanlar arasında cinsiyet, ırk, din, dil, etnik köken farkı gözetmeyen bir kurum olmalıdır. Bir ülkedeki tüm dinlere, dillere, ırklara ve kültürlere aynı ölçüde saygı duyulmalı ve eşit davranılmalıdır. İdeal devletin bu boyutunu, Çoğulcu (Plüralist) Devlet olarak adlandırabiliriz.

    Devlet, tüm vatandaşlarının her türlü sorunlarını çözecek bir kurum değil, gözetilmeye ve korunmaya muhtaç kimselere yardım ve destek sağlayacak bir kurum olmalıdır. Halk, toplumsal yaşamın karmaşasını çözümleme yeteneği bulunmayan bir varlık olarak algılanmamalı ve devlet, hayatın her alanına müdahale hakkını kendinde görmemelidir; Her şeye müdahale eden Paternalist devlet (baba devlet) anlayışının değil, Sorumlu Devlet anlayışının benimsenmesi gereklidir.

    Devlet, gelir ve giderleri prensip olarak birbirine denk olan bir kurum olmalıdır. Devlet yönetiminde mali disiplinin ve mali sorumluluk ahlakının bir gereği olarak kamu harcamaları ve gelirleri arasında denklik sağlanmasına gereken özen gösterilmelidir. Bunun için bütçe denkliğinin ve hangi hallerde bu denklikten vazgeçilebileceğinin anayasada ve yasalarda açık olarak yer alması gereklidir. İdeal devlet, Denk Bütçeli Devlet anlayışına dayalı olmalıdır.

    Devlet, uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilere önem veren, uluslararası rekabete kenetlenmeyi ve dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi hedef alan bir kurum olmalıdır. Dünyadaki küreselleşme trendi bu yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. İdeal devletin bu boyutunu, Global Devlet ya da Küresel Devlet olarak adlandırıyoruz.

    Devlet evrensel değerlere sahip bir kurum olmalıdır. Her ülkenin ve milletin sahip olduğu kültür, gelenek, örf ve adetlere şüphesiz saygı duyulması gerekir. Ancak önemli olan bigotizm ve dogmatizmin dar sınırlarını aşmak ve aynı zamanda “geleneklerin tiranlığı” altında ezilmemektir. Özetle, bir devletin oluşturulmasında yerel/bölgesel/milli değerlerle birlikte evrensel/global değerlerin ilke olarak alınması ve benimsenmesi gereklidir. İdeal devletin bu boyutunu, Evrensel Değerlere Dayalı Devlet olarak adlandırıyoruz.

    Devlet, yönetiminde liyakat sistemi (merit system) geçerli olmalıdır. Kamu görevlilerinin istihdamında kayırmacılık değil, bilgi, beceri ve yeteneğe dayalı liyakat sistemi uygulanmalıdır. Özetle, Meritokratik Devlet anlayışı kurumsallaştırılmalıdır.

    Devlet, katılıma dayalı bir kurum olmalıdır. Vatandaşların, devlet yönetimine katılımını özendirecek tekniklerin (referandum, halk girişimi, halk vetosu, geri çağırma hakkı vs.) uygulanmasına önem verilmelidir. Yarı doğrudan demokrasi, halkın yönetime katılmasını sağlayacak yegâne siyasal sistemdir. İdeal devletin bu boyutu, Katılımcı Devlet olarak adlandırılabilir.

    Devlet yönetiminde kalitenin artırılması ve geliştirilmesi için Toplam Kalite felsefesinin benimsenmesi ve uygulanması gereklidir. İdeal devletin bu son boyutunu Kaliteli Devlet olarak adlandırıyoruz. Daha iyi bir devlet için ilk yapılması gereken; devletin görev ve fonksiyonlarının çerçevesinin ve sınırlarının çizilmesidir. İkinci aşamada devletin, toplam kalite ilkelerini uygulama konusunda kararlı olması şarttır. Devlet yönetiminde, hem insan kalitesinin, hem de sistem kalitesinin birlikte ve eşanlı olarak gerçekleştirilmesi hedeflenmelidir.

  • Adalet Partisi, kendisini siyasetin merkezinde konumlandıran muhafazakâr-demokrat bir kitle partisidir.

    Adalet Partisi’nin geliştirmeye çalıştığı muhafazakâr demokrat siyasi kimlik dünya genelindeki muhafazakâr partilerle örtüşen özelliklere sahip olmakla birlikte, Türkiye’nin sosyo-kültürel özellikleriyle şekillenen bir muhtevaya ve yerel dinamiklerle şekillenen bir siyaset tarzına sahiptir.

    Büyük oranla Müslümanların yaşadığı Türkiye’de, demokrasi tecrübesinin gelişmesinde muhafazakâr demokrat anlayışın ciddi katkısı olacaktır.

    Muhafazakâr demokratlığa göre siyaset alanı uzlaşma kültürüne dayanır. Toplumsal alandaki farklılıkların siyasi alanda kendilerini dile getirmeleri ancak siyasi alanın uzlaşma temelinde kurulmasıyla mümkündür. Toplumsal ve kültürel çeşitlilikler demokratik çoğulculuğun üreteceği tolerans ve hoşgörü zemininde siyasete bir renklilik olarak katılmalıdır. Katılımcı demokrasi de kendisini bu farklılıklara temsil imkânı sağlayarak ve siyasi sürece katarak geliştirir.

    Sınırlandırılmış ve tanımlanmış bir siyasi iktidardan yana olan muhafazakâr demokratlık, totaliter ve otoriter anlayışları demokratik siyasetin düşmanı olarak görür.

    Muhafazakâr demokratlık millet iradesine dayanan siyasi meşruiyet ile insanlığın ortak değerlerine dayalı hukuki meşruiyeti önemser.

    Hukuk devletinin gereği, siyasi iktidarı ve tüm kurumları evrensel değerlere dayanan objektif kurallar ve yasalar ile sınırlamaktır. Ayrıca devletin ideolojik bir tercihle kendisini tabulaştırılmış bir alana hapsetmesi, halka ideolojik dayatmada bulunması söz konusu olmamalıdır. Devlet asli fonksiyonlarına çekilmiş, küçük ama dinamik ve etkili bir devlet olmalı; vatandaşını tanımlayan, biçimlendiren, ona tercihler dayatan değil; vatandaşın tanımladığı, denetlediği ve şekillendirdiği bir devlet olarak hizmet etmelidir.

    Demokratik siyaset zemini her türlü sorunun aktarıldığı, tüm toplumsal taleplerin yansıtıldığı ve doğru ile yanlışın kendisini test ederek düzeltebilecekleri bir zemindir.

    Muhafazakârlık radikalizmi ve toplum mühendisliğini reddeder. Siyaset çatışma, kamplaşma ve kutuplaşma yerine uzlaşma, bütünleşme ve hoşgörü üzerine kurulmalıdır. Geleneksel yapının bazı değerlerini ve kazanımlarını koruyarak değişimi sağlamak gerekir.

    Adalet Partisi’nin geliştirmeye çalıştığı siyasi kimliğin en önemli özelliği Türk siyasetini normalleştiren bir karakter taşımasıdır. Onlarca yıldır Türk siyasi hayatının din-siyaset, gelenek-modernlik, din-devlet, devlet-toplum-birey gibi kavramların doğurduğu gerilimlerin etkisi altında olduğu söylenebilir. Bu gerilimler siyasi alanı daralttığı gibi birçok soruna da yol açmıştır. AP, bu kavramları sağlıklı bir zeminde yeniden kurgulamaya ve bunları gerilim unsuru olmaktan çıkarmaya çalışacak, sun’i gerilimler ve krizler üreten vesayetçi anlayışlara izin vermeyecektir.

    Adalet Partisi, farklı siyasi çizgilerden gelen kişilerin belli değerler ve belli ilkeler üzerinde buluşma noktası olarak kendisini konumlandırmaktadır. Hareketinin merkezine tek bir dini anlayışı, mezhebi veya etnik özelliği yerleştirerek “biz ve diğerleri” ayrımı yapan ayrışmacı kimlik siyaseti yapılamayacaktır.

    Adalet Partisi, toplumun değerlerine dayanarak Cumhuriyet tarihinin en büyük değişim ve dönüşüm hamlesini başlatacak, Cumhuriyetimizi ileri demokrasi ile taçlandıracak reformlara imza atacaktır.

    Muhafazakârlığı değişime karşı olmak değil, totaliter, otokratik ve radikal değişimlere karşı olmak şeklinde algılayan Adalet Partisi, toplumsal dinamiklere dayanan, tedrici değişim anlayışıyla “sessiz devrim” denilen dönüşümleri gerçekleştirecektir.

    Muhafazakâr demokrat bir parti olarak ilkeli ve tutarlı bir yol izlenecek; Siyaset yaptığımız değer, ilke ve gelenekler ile gelişen olaylar ve reel politika arasında doğru ilişki kuran bir siyasi anlayış ortaya konacaktır.

    Adalet Partisi, sadece toplumun karşı karşıya kaldığı münferit sorunlara değil, sistem ile ilgili sorunlara da kapsamlı çözümler geliştirecektir.

  • Adalet Partisi olarak ileri demokrasiyi; kişinin vazgeçilmez, devredilmez, dokunulmaz temel hak ve hürriyetlerinin eksiksiz yaşanabildiği ve bunların her türlü otorite karşısında korunduğu, devlet tarafından kesin bir biçimde garanti altına alındığı; vatandaş iradesinin devletin bütün kurumları üzerinde belirleyici etkiye sahip olduğu; sadece düzenli aralıklarla yapılan seçimlerle değil, kamu hayatının her alanında vatandaşların kararlarıyla ve denetimleriyle yönetime katılabildikleri kurumsallaşmış, özgürlükçü demokrasi olarak tanımlıyoruz.

    Adalet Partisi demokrasiyi, halkın geniş boyutlu katılımı ile sürekli geliştirilmesi gereken bir süreç olarak görmektedir. Hoşgörü, diyalog ve müzakere rejimi olan demokrasi, hukuk kurallarının ve yönetim ilkelerinin vatandaşların rızasıyla ve iradesiyle şekillendiği yönetim biçimidir. Halkın iradesinin özgür ve adil seçimlerle tezahür ettiği, bu irade çerçevesinde seçimle oluşan organ ve kurumların nihai karar ve icra yetkisini kullandığı demokratik rejimlerde tüm farklılıklar ve azınlıktaki görüşler koruma altındadır.

    Çoğunluğun azınlığa, azınlığın çoğunluğa tahakküm etmediği; çoğulcu bir anlayışla karar süreçlerinin işletildiği, her türlü işlem ve eylemin evrensel hukuk normlarına dayalı objektif kriterlerle denetlendiği demokratik yönetimlerde sivil toplum kuruluşları, medya, kanaat önderleri, meslek kuruluşları gibi kesimler ve örgütler aktif rol oynarlar.

  • Adalet Partisi, Türkiye'deki siyaset sisteminin tümden gözden geçirilmesi gerektiğine inanmıştır ve siyaset kurumunu problemlerin çözüm mekanizması haline getirecektir.

    Çözüm odaklı siyaset anlayışı alanını genişletecek, siyaset kurumunun etkisini, güvenirliliğini ve gücünü artıracaktır.

    Adalet Partisi’nin siyaset anlayışına göre, milletin iradesi esastır ve millet iradesini gölgede bırakacak hiç bir uygulamaya müsamaha gösterilemez.

    Önemli yasal reformlar yapılacak; ülkemizde hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarının gelişmesi, en ileri standartlara kavuşturulması ve bu meyanda siyasi özgürlük alanlarının genişletilmesi yönünde büyük ve önemli adımlar atılacaktır.

    Bu çerçevede 25 olan milletvekili seçilme yaşı 23’e indirilecektir.

    Katılımcı demokrasi anlayışımızın gereği olarak “referandum” müessesesine önem verilecek; milli irade sadece seçimden seçime değil, önemli konularda her zaman başvurulacak bir merci haline getirilecektir.

    Milli iradenin sağlıklı tecelli etmesi için seçim propagandası ve seçim yasakları konusunda uygulanacak hükümler ile seçim güvenliği ve oyların sayım ve dökümüne dair usul ve esaslar şeffaflık ilkesi gözetilerek yeniden düzenlenecektir. Oy verme işlemlerinde kullanılacak araç ve gereçler (oy sandıkları, kapalı oy verme kabinleri) çağdaş standartlara uygun hale getirilecektir, seçimlerde kullanılan SEÇSİS bilgi işlem sistemi iktidarın kontrolü dışındaki tüm partilerce denetlenebilen ve oluşturulacak tarafsız bir kuruma verilecektir.

    Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın ülkemizde yapılan genel seçimlere ve halkoylamalarına katılım oranlarını artırmak amacıyla, uygulamadaki teknik ve idari yetersizlikler giderilecek, vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerde oy kullanması imkânı kolaylaştırılacaktır.

    Adalet Partisi iktidarında saydamlığın artırılması ve yolsuzlukla mücadele alanında köklü adımlar atılacaktır. İktidara gelindiği günden itibaren yolsuzluğa karşı kapsamlı ve tavizsiz bir mücadele başlatılacaktır. Bu çerçevede ulusal düzeyde Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Dernekler ve Vakıflar Kanunları, Kamu İhale Kanunu gibi kanunlar yeniden gözden geçirilecektir. Ayrıca vatandaşın kamu yönetimiyle doğrudan ilişki kurmasına imkân sağlayan BİMER ve Kayıt dışı Ekonomi ile Mücadele Sisteminin daha iyi çalışması sağlanacaktır.

    Yolsuzlukla mücadele alanında yabancı ülkelerle ikili anlaşmalar ve ortak çalışmalar yapılacaktır.

  • Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Fakat ülkemizde Anayasa ve yasalar; partilerin tüzükleri, teşkilatlanmaları, programları ve faaliyetleri alanında bir dizi yasaklar ve sınırlayıcı kurallar içermektedir.

    Adeta siyasi partiler birer kamu kurumu, partilerin tüzük ve programları birer kamu yönetmeliği, faaliyetleri ise bir devlet faaliyeti biçiminde tanımlanmıştır. Tek tipçi anlayış siyaset alanına da hâkim kılınmıştır. Bu, siyasi partilerin bir halk kurumu, sivil toplum örgütü olma özelliğini ortadan kaldıran bir yaklaşımdır. Ayrıca, siyasetçilerin milletimizin sorumluluğunu layıkıyla taşıyamayacağına inanan, bu nedenle siyasete ve siyasetçiye güvenmeyen, siyaseti ve siyasetçiyi itibarsızlaştırmak isteyen vesayetçi anlayışın bir ürünüdür.

    Adalet Partisi bu vesayetçi anlayışa karşıdır ve sandıkta tezahür eden milli iradeye sahip çıkmayı siyasi namus kabul etmiştir. Demokrasiyi ve milletin iradesini yüceltecek, milletin iradesi üzerindeki gölgeleri ortadan kaldıracak yasalarda önemli reformlar yapılacaktır. Sivil siyasetin alanını genişletilecek, siyasete ve siyasetçiye yeniden itibar kazandırılacaktır.

    Gerçek bir hukuk devletinde anayasa ve yasalar, insanların parti kurma, kurdukları partinin tüzüğünü ve programını kendi görüşlerine göre hazırlama ve dilediği siyasi faaliyetleri yapabilmesini teminat altına almalıdır.

    Siyasi parti kurma, partilerin tüzük ve programlarının hazırlanması, partilerin teşkilatlanması, parti içi demokrasinin güçlendirilmesi hususlarındaki yasaklayıcı, kısıtlayıcı, emredici ve tektipleştirici Anayasa ve yasa hükümlerini değiştirilecek, siyasetin alanını daha da genişletip özgürleştireceğiz.

    Bundan sonraki süreçte siyasi partileri tek tip teşkilatlanmaya iten yasal düzenleme mantığından vazgeçilecektir. Bunun yerine siyasi partilerin serbest bir biçimde kurulması, örgütlenmesi ve propaganda yapması haklarını güvence altına alan bir düzenleme yapılacaktır. Partilerin özgür ve demokratik bir biçimde teşkilatlanmalarına zemin hazırlayan ve başkaca hiçbir hükme yer vermeyen demokratik ve sivil bir yasal düzenlemenin hayata geçirilmesi planlanmaktadır.

    Ayrıca Türkiye’yi uluslararası alanda zor durumda bırakan ve ülke içinde siyaset yapma özgürlüğünü daraltan parti yasaklama ve kapatma konusunda ileri demokrasi kriterlerine uygun düzenlemeler yapılacaktır. Partilerin tabelaları veya tüzel kişilikleri suç işleyemez ve insanları suç işlemeye teşvik edemez. Suç işlemek ve teşvik etmek sadece parti üyeleri, parti delegeleri veya parti yöneticileri tarafından yapılabilir. Suç da, ceza da şahsidir. Bir parti üyesi veya yetkilisinin işlediği suçtan dolayı partinin cezalandırılması suç ve cezanın şahsiliği ilkesine de aykırıdır. Parti üyelerinin suçları varsa bu suçların cezası Ceza Kanunu’nda vardır.

    Bu nedenle siyasi partilerin cezalandırılması sürecinde referans alınan başta milletvekilleri olmak üzere, parti üyeleri tarafından işlenen suçlar nedeniyle kapatma ya da benzeri yaptırımlar uygulanmasının önüne geçilecek, suç teşkil eden eylemler nedeniyle siyasi partiler değil, suçu işleyen kişilerin cezalandırılması gerektiği yaklaşımı hayata geçirilecektir.

    Siyasi alanın önemli sorunlarından biri de kanunda yer alan ve siyasi partilere kimlerin üye olabileceğine ilişkin hükümlerdir. Demokratik bir ülkede vatandaşların sorunlarını siyasi yollarla çözme çabası içinde olmalarından daha doğal bir durum olamaz. Vatandaşları siyasi alanın dışında tutmak, doğrudan onları hukuk devleti sınırları içinde çözüm üretme sürecinin dışına itmek anlamına gelir. Bu nedenle siyasete katılma ve siyaset yapma hakkına getirilen yasaklar ortadan kaldırılacaktır.

    Yargı, güvenlik bürokrasisi ve hükümlüler dışında, bütün vatandaşların hiçbir ayrım yapmadan siyasi partilere üye ve yönetici olabilmelerinin önü açılacaktır.

     

    Anayasa’da ve Siyasi Partiler Kanununda sayılan çok sayıda yasak bulunmaktadır. Bu yasakların birçoğunun uygulanması mümkün olmamakta, diğer bir bölümü ise önemli konularda siyaset kurumunu adeta susturmaya yönelik bir anlayışın tezahürü şeklinde ortaya çıkmaktadır. Getirilmiş bu yasaklar, siyasetin alanını daraltmaktadır. Demokrasi ve hukuk devletiyle bağdaşmayan bu yasaklar ve sınırlamalar kaldırılacaktır.

  • Yeni dönemdeki hedeflerimizden birisi seçim sistemi ve seçimlere ilişkin sorun teşkil eden yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılması, seçme ve seçilme hakkına ilişkin yasakların kaldırılması ve özellikle temsilde adaletin güçlendirilmesi olacaktır. Bunun için başta Anayasa, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ve 2839 Sayılı Milletvekili Seçim Kanunu olmak üzere tüm yasalarda gerekli değişiklikleri yapacağız.

    Seçme ve seçilme hakkının önündeki bütün antidemokratik engelleri ve kısıtlamaları kaldıracağız.

    Demokratik temsilin azami düzeyde sağlanması, demokratik standartların yükseltilmesi, millet ile milletvekillerinin daha da yakınlaşması ve milletin seçtiklerini yakından tanıma ve iletişim kurmasının kolaylaştırılması için gereken yasal düzenlemeler yapılacaktır.

    Seçimlerin yönetim ve denetiminden sorumlu Yüksek Seçim Kurulu’nun kendisinden beklenen işlevleri en uygun biçimde yerine getirebilmesi için gerekli düzenlemeler yapılacaktır. Yüksek Seçim Kurulu’nun yapısını ve çalışmalarını demokratikleştirmek, şeffaflaştırmak, verimlileştirmek için kurulun oluşumunda yargı mensuplarıyla birlikte TBMM’de temsil edilen siyasi partiler tarafından önerilen üyelerin de bulunduğu daimi bir yapı tesis edilecektir.

  • Yaklaşık 200 yıldır hükümet sistemleri üzerindeki arayış ve tartışmalar devam etmektedir. Türk siyasi sistemi belli aralıklarla güçlü ve istikrarlı iktidarlara tanık olsa da genel olarak

    siyasi tarihimiz istikrarsızlıkların, çok parçalı, zayıf ve verimsiz iktidarların sebep olduğu kayıp dönemlerin tarihidir.

    Türkiye, siyasi istikrarın ve güçlü iktidarların olduğu dönemlerde her alanda büyümüş ve gelişmiştir. Menderes’li, Demirel’li ve Özal’lı yıllar bunun en somut örnekleridir. Siyasi istikrarın ve güçlü iktidarların olmadığı dönemlerde ise siyasi, ekonomik ve sosyal krizlere girilmiş, elde edilen kazanımların önemli bir kısmı da kaybedilmiştir.

    Parçalı, zayıf, hızlı karar alma refleksi olmayan ve siyasi irade gösteremeyen hükümetler her türlü antidemokratik müdahaleye açık olmuşlar, vesayetçi anlayışların gölgesinde kalmışlardır. Siyasi, ekonomik ve sosyal krizlerin böyle dönemlerde tırmanması bir tesadüf değildir. Böyle dönemler içeride ve dışarıda ülkemize büyük bedeller ödetmiştir.

    Siyasi geçmişimizden edindiğimiz tecrübelerden yola çıkarak; siyasi istikrar üretecek yeni bir hükümet sistemi arayışı ve tartışmaları uzun yıllardır ülkemizde devam etmektedir.

    Türkiye’nin hedeflerine ulaşabilmesi için adalet, güven ve istikrar üreten güçlü iktidarlara ihtiyacı vardır. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu sorunları çözebilmesi ve risklerle baş edebilmesi, bölgesel ve küresel iddialarını gerçekleştirebilmesi, etkin ve güçlü iktidar yapılarını gerektirmektedir.

    Geleceğin Türkiye’sini şekillendirecek güçlü yönetim modelinin ve sisteminin ne olduğu konusu kalkınmış ülkeler deki örneklere bakarak ivedilikle değerlendirilmek zorundadır.

     

    Türkiye’nin yönetimde istikrarı kaybedip, güçsüz, zayıf ve her tür müdahaleye açık iktidarlara mahkum olmaması için; halkın iradesinin yönetime daha etkin yansıdığı; yasama, yürütme ve yargının tam ayrı ve bağımsız olduğu; yürütmenin yasama tarafından etkin denetlenebildiği; istikrarlı, etkin, güçlü ve tek başlı bir yürütmenin olduğu; krizlerin ve her tür sorunun çözümü için daha cesur ve hızlı kararlar alınabildiği; halka hesap verme ve halkın hesap sorması bakımından açıklık ve şeffaflığın bulunduğu bir sisteme geçilmesi zaruridir.

  • Üniter Devlet yapısını koruyan, ileri demokrasi anlayışını yansıtan, mümkün olan en geniş mutabakatla ve demokratik yöntemle hazırlanacak olan, toplumun bütün kesimlerinin sahipleneceği yeni bir anayasa yapılması zorunludur.

    Temel hak ve hürriyetler, demokrasi, hukuk devleti, düşünce ve inanç özgürlüğü gibi kavramlar, 1982 anayasasında evrensel anlamlarıyla yer almamaktadır. Anayasa’da dar anlamlarıyla, çok sınırlı ve kendine özgü şekilde yer almaktadır. 1982 Anayasası 17 kez değişmiş ve yarıdan fazla hükmü değiştirilmiş olmasına rağmen halen yetersizdir.

    Yeni anayasa bir tarihi zarurettir; Dünya değişmiş, Türkiye değişmiş, millet iradesine ve hâkimiyet hakkına sahip çıkmanın idrakine bütünüyle varmış, darbelerin getirdiği vesayetçi anayasa anlayışının dayandığı siyaset tarzı iflas etmiştir. Bu bakımdan yeni bir anayasa er veya geç yapılmalıdır.

    Hazırlanacak yeni anayasa milleti esas almalıdır; Devlet için Millet kavramı yıkılmalı, Millet için Devlet kavramı kurulmalıdır. “Temel hak ve hürriyetler anayasanın veya devletin bir lütfu değildir; anayasa ötesi bir meşruiyet zeminine dayanır; doğuştan, insan olmak hasebiyle herkes bunlara sahiptir.” “Egemenlik yetkisi kullanan her kişi veya kurum doğrudan veya dolaylı olarak millet iradesine dayanmak zorundadır ve egemenlik hakkı kayıtsız şartsız milletindir, gücünü milletten almayan hiçbir kişi veya kurum egemenlik/iktidar yetkisi kullanamaz.”

    Mevcut anayasanın sahip olduğu anlayış “devletin milleti” anlayışıdır. Yeni anayasa bu anlayışı tersine çevirmek zorundadır. Devletin milleti olmaz, milletin devleti olur. Yeni anayasa, devletin milleti anlayışından, milletin devleti anlayışına geçişi sağlamalıdır.